Fatiha-i şerifenin Esrarı

Fatiha (elham )süresinin esrarı..Fatiha suresinin namazda okunmasının hikmeti nelerdir?Fatiha suresinin anlamı ve tefsiri

Hadis-i kudsîde, kul ile Allah arasında ikiye taksim buyurulduğu beyan olunan namazdan murat, Fatiha-i Şerife'dir.



Seyyid-ül Vücûd S.A.V.'den bildirilen diğer hadis-i kudsîde:



- "Kim benden istemek yerine, zikrimle meşgul olursa, ona, istediğinden daha âlâsını veririm."



Hz. İbrâhim Halîlullah, zikirle meşgul olurken:

- "O Rab ki beni yaratan, doğru yolu gösteren, bana yediren içiren, hastalandığımda şifa veren O'dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan, Cezâ Günü'nde hatâlarımı bağışlayacağını umduğum O'dur." "Rabbim bana bir hüküm (hikmet veya insanlar arasında hak ile hükmetmeyi) ihsan et ve beni sâlihlerden kıl!.." (S. Şuara 79...) demiştir.



Kezâ: Fâtihada senâ-i İlâhiyye ile başlanıp,

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ



مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ * الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ *



buyurduktan sonra: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ kavliyle ubûdiyyet zikrolunmuş; sonra:

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ niyâz ve hidâyet dileği ile Fatiha-i Şerife nihâyet bulmuştur.



Allahü Teâlâ bu âyet-i celîle ile din yolunda hidâyet istemenin usûl ve üslûbunu tâlim buyurmuş. Ve mârifet istemenin, nimet istemekten hayırlı olduğuna delâleten اهْدِنَا "Bizi hidâyet et" kavliyle bitirmiş ارزقناالجنة "Bizi cennetle rızıklandır" buyurmamıştır.

* * *

SEVÂKIT-I FATİHA

(Fatiha-i Şerife'de Bulunmayan Harfler)



Bu sûre-i celîlede şu yedi harf yoktur:



ث - ج - خ - ز - ش - ظ - ف

Bu harflerin Fâtiha-i Şerife'de bulunmayışının hikmeti, bunların azâb âyetlerinde bulunmalarındandır. Şöyle ki:

1- ث harfi, ثبور Helâk'e delâlet eder.



ﻻ تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَثِيراً



- "Onlara denilir ki; bugün bir (kere) helâk olmayı çağırmayın, bir çok defâlar helâk olmayı çağırın." (S.Fürkan 14)

2- ج harfi جَهَنَّمْ Cehennem ismindendir.

Cenâb-ı Hak:



وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ



Şüphesiz onların hepsine vaad olunan yer cehennemdir." (S.Hıcr 43)



وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ



- "Yemin olsun biz cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır.(S. Âraf 179)" buyurur.

3- خ harfi خزى Hızy-Rüsvay'da bulunduğundan ıskat olundu.



يَوْمَ ﻻ يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ



­- "O gün, Allahü Teâlâ, Peygamberini, ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek." (S.Tahrim 8)





إِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالْسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ

- "Hakîkat rüsvaylık, zillet ve azap bugün, kâfirler üzerinedir." (S.Nahl 27)

4-5 ز - ش harfleri زفير - شهيق Zefîr ve Şehîk'ın ilk harfleridir.



طَعَامُ الْأَثِيمِ * إِنَّ شَجَرَةَ الزَّقُّومِ



- "Şüphesiz o Zakkum ağacı, günâha düşkün olanın yemeğidir." (S.Duhan 43-44)



فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ



- "Şakî olanlara gelince; onlar ateştedir, orada çok fecî nefes vermeleri vardır." (S.Hûd, 106)



ز harfi Zakkum'a, ش Şekâvet'e delâletlerinden dolayı ıskat edilmişlerdir.



6- ظ Cenâb-ı Zül-Kibriyâ:



انطَلِقُوا إِلَى ظِلٍّ ذِي ثَلَاثِ شُعَبٍ



ﻻ ظَلِيلٍ وَ ﻻ يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ





- "Haydi cehennemin üç kola ayrılmış duman gölgesine gidiniz! O ki gölgelendirici değildir, alevden korumaz." buyurmuştur. (S.Mürselât, 30-31)



ظ harfi tam cehennem olan لظى ya delâlet eder:



نَزَّاعَةً لِّلشَّوَى لَظَى



- "Fakat ne mümkün. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmış sırf alevdir." (S.Meâric 15)



Hikâye:

Sahâbe-i Güzîn'den bir zât, sar'aya tutulmuş birinin yanından geçerken, hâline acıyıp, kulağına bu sûre-i kerîmeyi okuyuverdi. Sar'alı derhal iyileşti. Hâdise, Rasûlüllah S.A.V.'e haber verildiğinde:



- "O, Kur'an'ın anası ve her derdin devâsıdır" buyurdu.



Huzeyfe-tübnil-Yemânî Hz., Rasûlüllah S.A.V. Efendimiz'in:

- "Kötü amelleri sebebiyle azabı hak eden kavmin çocuklarından biri mektepte: الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ âyet-i celîlesini öğrenip okuduğu Allahü Teâlâ'ya mâlûm olduğunda, onlardan kırk yıl azabı kaldırdı." hadis-i şerifini rivâyet etmiştir.



Hz. Hüseyin R.A.: "Cenâb-ı Zülcelâl yüzdört kitap inzâl buyurdu. Yüz kitabın ulûm ve meârif'i, Tevrat, İncil, Zebûr ve Furkan'da; bu dördünün ulûmu, Kur'an sûrelerinde, onların cümle ulûmu da, Sûre-i Fâtiha'da cem olundu. Bu îtibarla Tefsîr-i Fatiha'yı bilen, inzâl olunan cümle kitapların tefsîrini bilir. Sûre-i Fatiha'yı okuyan; Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an-ı Kerim'i okumuş gibidir." buyurdu.



7- ‘ف harfi فراق Ayrılığa delâlet eder. Allahü Teâlâ:

وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ



"Kıyâmetin kopacağı gün, mü'minlerle kâfirler birbirinden ayrılırlar." (S.Rum 14)



تَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ كَذِباً فَيُسْحِتَكُمْ ﻻ



بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَى



- "Yazıklar olsun size! Allah'a karşı yalan düzmeyin! Sonra Allahü Teâlâ, azab ile kökünüzü kurutur. Allah'a karşı yalan uyduran, muhakkak hüsrâna uğramıştır." (S. Tâhâ 61) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, Cehennem hakında:



لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَابٍ لِّكُلِّ بَابٍ مِّنْهُمْ جُزْءٌ مَّقْسُومٌ



- "Azgınlara vaad olunan cehennemin yedi kapısı vardır. Her kapısının da onlara ayrılmış birer nasîbi vardır." buyurdu. (S.Hicr 44)



Hâsılı, bu sûre-i şerîfeyi okuyan, hakîkatlerini idrak ve delâletine iman edenin cehennemin yedi derekâtından emin olacağını göstermek için azaba delâlet eden âyetlerin evvellerinden yedi harf bu hikmetle çıkarılmıştır.



İnsan, tâatıyla yükseldikçe, görüşleri ve istîdâdı genişler de, gördüğü hayrın, Nâfî isminin ve gördüğü şerrin... Dâr isminin tecelliyâtı olduğunu idrakle, hakîkî te'sir edeni bir bilir ve bu yüce görüşü hâsıl eden kişi, Allah'tan gayri yönelecek cihet bulamaz. Bu makâma ulaşınca, şükür, hamd ve tâzimi ancak Cenâb-ı Hakk'a eder ve süflî âlemde tasarrufun ancak Cenâb-ı Hakk'a ait olduğunu bilir, fikren bir derece yükselir de, ulvî âlemlerin tasarrufu dahî Cenâb-ı Hakk'a ait olduğunu anlar ve الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ der.

Süflî ve ulvî âlemlerdeki güzel nizam ve kâmil intizama hayran kalarak, kâinatı yaratanın sonsuz rahmetini ikrarla: الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ der.

Bu görüşlerle dünyevî ve uhrevî işlerinin fazl-ı İlâhî ile yürüdüğünü anlar ve uhrevî işlerin nasıl olacağını düşünerek kalbine genişlik gelir. Zirâ onun için lisan ile takdis eylediği Fatiha'daki مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ile

الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ arasında fark yoktur.



مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ



Din Günü'nün (Kıyâmet'in) sahibini tasdik ettiği, Allahü Teâlâ'nın rahmet eserini görüp مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ demiş olduğu idrâkiyle, dünya ve âhirette mühim işleri görecek Rabbül'-âlemîn'dir, diye tasdik eder de, Allah'tan gayriye alâka duymaz ve kalbinde Hak'tan gayri şey bulunmaz. O zaman bütün ihtiyaçları için:

إِيَّاكَ نَعْبُدُ der. Ve şu mânâyı murat eder:



- "Yâ Rabbî! Ben bunca zaman senden gayri şeylerden de yardım almak gayretinde idim. Şimdi ibâdetimi hâssaten sana tahsis eyledim."



Bundan sonra: وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ "İlâhî! Önce ben bâzı sebeplerden yardım umardım. Şimdi ancak senden yardım diliyorum!"



Zevâle mahkûm, hayâlden ibâret olan mal ve canın elde edilmesi ve devamı için halk'a mürâcâttan, Halik'a mürâcaatın yüceliğini düşünerek:



اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ



"Bizi doğru yolda dâim kıl" niyâzında bulunur.



Dünya halkı; Hakk'a hizmet ederek Hak'tan inâyet bekleyen ve halka hizmetle halktan yardım bekleyen olmak üzere iki kısımdır. Sâdık kul, birinci fırkadan kılınmasını Cenab-ı Hak'tan dileyerek:



صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

niyâzında bulunur. Zira ikinci fırka helâkten hâlî değildir.



يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي

عَنكَ شَيْئاً



- " Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana faydası dokunmayan (put)lara niye tapıyorsun?.." (S. Meryem 42) kavl-i kerîmince, İbrâhim A.S. bu mânâyı ne güzel ifâde etmiştir.



إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ



Birinci mânâ:

"Yâ Rabbî! İbâdete başladım. Tamamlamak için senden yardım dilerim. Ölüm ve hastalığın mânî olmasından beni himâye buyur."



İkinci mânâ:

- "İlâhî! Sana, kulluk borcum olan ibâdetime, nefs-i emmârem muhalefet ediyor. Kalb huzuru için senden yardım diliyorum."



Hadis-i Şerif'te:



- "Mü'minin kalbi, Rahman olan Allah'ın iki kudret parmağı arasındadır." buyuruluyor. Kalb huzuru, ancak Rabb'in yardımı ile mümkündür.



Üçüncü mânâ:

- "Sadece Senin yardım ve inâyetini dileyerek, Hz. Halîl A.S.'a uyarım."



Nemrud, Hz. Halîl'in el ve ayaklarını bağlayarak ateşe atarken, Cibril-i Emîn yetişip, "Bir hâcetin var mı?" diye sual edince, Hz. İbrahim A.S., "Seninle bitecek hâcetim yok" buyurdu. Cibril A.S., "Öyle ise Allahü Teâlâ'dan dile" dedi. Halilullah A.S.:



- "İstemeğe hâcet yok; Rabb'im hâlimi biliyor ve O bana kâfîdir" diye teslim oldu. Burada, şu mânâlara işâret vardır:



- "Nemrud, Hz. Halil'in el ve ayaklarını bağlamıştı. Benim de ellerim bağlı, hareket edemiyorum; ayaklarım bağlı, yürüyemiyorum; gözlerim bağlı, göremiyorum; kulaklarım kapalı, işitemiyorum; dilim tutuk, söyleyemiyorum...



Hz. Halil'i Nemrud'un ateşi tehdit etti, bu aciz kulu ise cehennem ateşi tehdit ediyor. Hz. Halîl, yalnız senden yardım diledi, âciz kulun da başka yardımcı bilmem, ancak senden dilerim..."



إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ



- "Ancak, sana ibâdet eder, ancak senden yardım dilerim."



Bu münâcât üzerine hitab-ı İzzet gelir: "Kulum, sen eser-i pâk-i Halîl'e iktidâ ve bâzı ziyâde (ilâve) eyledin. Biz de sana ziyâde mükâfât ederiz. Zira Hz. Halil'e:

"Ey Ateş! Bizim için İbrâhim'e soğuk ve selâmet ol!.." emriyle Nemrud'un ateşi, soğuk ve selâmet oldu. Seni de ateşten kurtardık, Cennet'e koyduk ve ziyâde ederek, Kur'an'ın nûruyla ve Cenâb-ı Kibriyâ'nın Cemâli ile müşerref eyledik..."



يَا نَارُ كُونِي بَرْداً وَسَلَاماً عَلَى إِبْرَاهِيمَ



"Biz de: «Ey Ateş! İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!» (S.Enbiyâ 69) emri ile hüküm kıldık." Cehennem dahî sana:

- "Ey Mü'min! Çabuk geç! Zira nûrun ateşimi söndürüyor" dedi.



Dördüncü mânâ:



إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ Allah'a ibâdet ederek ulaştığı derece, insana ucub verir. Bu sebeple, hâsıl olan rütbenin kulun kuvvetiyle değil, Hakk'ın yardımıyla hâsıl olduğuna delil olarak إِيَّاكَ نَعْبُدُ kavline

وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ kavli karşılık olmuştur.



Beşinci mânâ:



وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ: "Senden başkasından yardım dilemem". Zira, senden başkası, yine senin lütfunla yardım eder. Bu itibarla, başka vâsıtaya yer vermeden sâdece senden yardım isteriz.

Şu halde ( إِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ) i zikirden murat; ucub ve kibri def'etmekten ibârettir. En iyisini Allahü Teâlâ bilir.



Fatiha-i Şerîfe yedi âyet olup, namazdaki husûsî haller de yedidir:



1- Kıyam

2- Rükû

3- Doğrulmak

4- İlk Secde

5- İntisab

6- İkinci Secde

7- Oturmak

Bu ameller şahsa benzetilirse, Fatiha, Ruh'tur. Ruhsuz cesette, hayat bulmadığı gibi, bu amellerde de Fatiha'sız hayat bulamaz. Ve:



بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ



De Kıyam’a karşılık (Bismillah)in (با ) sı Allah ismine bitiştiğinden yücelir.



Keza; besmele, işin evveli için olup, Fahr-i Âlem S.A.V. Efendimiz:

- "Besmelesiz başlanan hayırlı hiç bir iş, başarıya ulaşamaz." buyurdu.



Kur'an-ı Kerim'de:



- "Muhakkak tezkîye eden ve Rabbi'nin adını zikreden felâh buldu" (S.Â’lâ 14-15) buyuruldu.



Besmele, bidâyet için olduğu gibi, namaz için kalkmak da amellerin ibtidâsı içindir. Bu itibarla besmele ile, ayağa kalkmak arasında münâsebet vardır.



الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ



Rükû karşılığında kul, Hamd makamında Cenab-ı Hak'tan ihsan olunan nîmetler sebebiyle Mevlâ'yı senâ etmektedir.



Hamd, nimetlere mazhar olmaya delâlet eder. Bu nimetler de kulun arkasını ağırlaştırarak, rükûa vesîle olur.

الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ



Doğrulmaya, bu da kıyama münâsiptir. Vaktâ ki namaz kılan Allah'a yalvardı, Rahmet-i Bârî'ye lâyık oldu, tekrar doğruldu (kaaim oldu).



Hadis-i Şerif:



- "Kul; «Allah hamd edenin hamdini işitti» dediği zaman, Allah ona rahmetiyle nazar eder."



مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ



İlk secdeye münâsip ve kemâl-i kahr, Celâl ve Kibriyâ'ya delâlet eder de, Allah'tan korkmayı mûcip olur.



Kula yakışan, maddeten ve mânen tâbî olmak, huşû ve korku üzere bulunmaktır ki, işte secde bunu ifâde eder...



إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ



İki secde arasında oturmaya lâyıktır. Zira,

إِيَّاكَ نَعْبُدُ İlk Secde'den haberdir. İkinci Secde, Allah'tan yardım istemektir.



اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ



Mühim şeyleri istemeğe mahsus olup, kemâl-i huzûra delâlet eden ikinci secde, kula lâyıktır.



صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ



- "Bizi doğru yolda dâim kıl. O doğru yol ki, gadab-ı ilâhîne uğrayan kâfirlerin, sapıkların yolu değildir."



Namaz kılan kemâl-i mahviyetle ibâdet edince, Cenab-ı Hak huzûr-u izzetinde oturmasını murad eder. Bu da büyük nimet olup, أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ kavl-i kerîmine münâsiptir.



Kezâ: Fahr-i Âlem S.A.V.'i, Cenab-ı Hak, Kaabe Kavseyn'e (Yay'ın iki ucu kadar olan yakınlığa) ref'etmekle nimetlere mazhar eyledi. Fahr-i Âlem Efendimiz ise:



- "Zâhirî, bâtınî her türlü kavlî, bedenî ve mâlî ibâdetlerim Allah'a mahsustur" dedi.



- "Namaz mü'minin mi'râcıdır." Namaz kılan, mî'râcında ikrama ulaşarak, huzur-u izzette oturur. Fahr-i Âlem'in Mi'râc'da okuduklarını (Tehıyyât'ı) okur. Kulun bu mi'râcı, Hz. Muhammed S.A.V.'den bir şûle, bir damladır.



- "Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, Allah'ın kendilerine nimetler ihsan ettiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdir." (S. Nisâ 69) kavl-i kerîmine muhatap olmağa liyâkat kesbeder.



Fatiha'nın yedi âyeti, âmâl-i seb'anın (yedi amelin) ruhu gibidir. Bu yedi amel de:

- "Biz insanı çamurdan (süzülmüş bir hülâsadan) yarattık" (S. Mü'minûn 12)



- "En güzel sûrette yaratan Allah'ın şânı, ne yücedir" (S. Mü'minûn 14), nazm-ı celîlince insanın yaratılışındaki yedi tavrın rûhu gibidir. Burada, cesetlerin ve ruhların mertebelerinin çokluğu görülür. Ruhları yaratan ve nûrun sahibi olan, Allahü Teâlâ'dır.



- "Şübhesiz en son gidiş Rabb'inedir" (S.Necm 42) ayet-i celîlesi bu mânâyı bildirir...

* * *



FATİHA-İ ŞERİFENİN ÂMENER-RASÛLÜ

İLE KARŞILIKLI MÂNÂLARI



Dâr-ı imtihan olan dünya âlemi, kederler diyarıdır. Ahiret ise, safâ âlemidir. Ahirete nisbetle dünya, cisme nisbetle gölge gibidir. Bu itibarla, dünyada ne varsa, ahirette onun aslı vardır. Şayet ahirette benzeri bulunmasa, dünya ve içindekiler hayal olurdu...



Keza; ahirette ne varsa, dünyada misâli mevcuttur. Eğer olmasa, âhiret meyvesiz ağaç, delilsiz hüküm gibi kalırdı.



Âlem-i Rûhâniyet; Âlem-i Envâr, Âlem-i Sürûr ve lezzet'tir. Dünya ve ahiretin noksan ve kemâlde muhtelif oldukları da malumdur. O cihetle âhiret, cümlenin eşref, âlâ, ekmel ve sevgilisi olmak icâp eder.



- "Bir Rasûl ki, yüce kudrete mâlik, Arş'ın sahibi olan Allahü Teâlâ nezdinde çok itibarlıdır. Ve kendisine itaat olunan bir emindir." (S.Tekvir 19,20)



Dünya âleminin eşref, âlâ, ekmel ve sevgilisi olmak üzere, Allahü Teâlâ mahlûkâtını, Habib-i Edîbi'yle itaat altına davet eder. Ve insan o âlem-i âlâda, bu âlemdeki itaatına göre muamele görür.



Mâdem Âlem-i Cismâniyet, Âlem-i Rûhaniyet'in gölgesi gibidir, şu halde bu ikisi arasında, yakınlık ve cins beraberliği lazım gelir. Âlem-i Ervah'daki asıldır; cisimler âlemindeki ise mazhardır (ona tâbîdir).



Masdar (asıl), Rasûl-ü Melekî; Mazhar, Rasûl-ü Beşerî'dir. Dünya ve ahirette saadet, Rasûlüllah'a itaatla tamam olur. Beşer'in Rasûlünde kemâlât, Allah'a davet vazifesinde görülüp, bu davet Âmenerrasûlü'de:

وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ ءَامَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ



- "Mü'minlerin tamamı Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve Resullerine inandılar." âyet-i celîlesiyle bildirilmiştir.

Böylece, beyan buyurulan yedi şey de tamam olur.



لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ



Ahkâm-ı rüsûl de bunlara dahildir. Şöylece dördü, mârifet-i rubûbiyyet (Rabbini bilmek)ten ibaret olan mârifet-i mebde ile (ilk inanç), yani, امَنْتُ باِللّهِ الخ imanla alakalıdır.



Kulluk irfanı da, bidâyet ve kemâl olmak üzere ikidir:

1- Bidâyet (Mebde - Başlangıç):

وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا

Allah'a yönelmeyi murad edip, işitmek ve itaat etmektir.



2- Kemâl: Cenâb-ı Hakk'a tevekkül ve külliyyen ilticâ (sığınmak) iledir.

غُفْرَانَكَ رَبَّنَا



Beşerî amel ve taatten alakayı kesip, külliyyen Allah'a iltica, Allah'tan rahmet ve mağfiret istemektir.



Usûlün bilinmesiyle mârifet-i rubûbiyet ve şu iki aslın bilinmesiyle de mârifet-i ubûdiyyet tamam olur da, Allah'a yönelmekten başka çâre kalmaz.

وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ kavl-i kerîminden murat da budur.



Anlaşıldı ki, bidâyet mertebesi; ilk, orta ve son olmak üzere üçtür:



Birincisi, Bidâyet'i bilmek ki, dört şeyi bilmekle olur.



Bunlar:

a- Mârifetullah (Allah'ı bilmek);

b- Melekleri,

c- Kitapları,

d- Rasulleri tasdiktir.



İkincisi, Orta ahkâmı bilmek ki, şu üç emri bilmekle kemâl bulur:

a,b- سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا Bu ikisi, Cesedler Âlemi'nin nasîbidir.

c. غُفْرَانَكَ رَبَّنَا Bu da, Ruhlar Âlemi'nin nasîbidir.

Üçüncüsü, bir işle tamam olur ki, (وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ) kavl-i kerîmidir.



Mertebelerin evveli dört, ortası iki idi. Nihâyeti birde karar kıldı. İşte mârifette sabit olan şu yedi mertebeden duâ ve tazarrûda da, diğer yedi mertebe zuhûr etti ki, bu mertebelerden birincisi:

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا



- "Ey Rabbimiz! Unutmuş veya hatâ etmişsek, bizi sorguya çekme" kavlidir. Çünkü unutmanın zıddı zikir (hatırlamak)dır.



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً



- "Ey iman edenler, Allahü Teâlâ'yı çok zikrediniz" (S.Ahzâb 41) kavl-i kerîmi, bu mânâyı izah eder. Bu zikir, ancak:

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ kavl-i kerîmi ile hâsıl olur.



İkincisi:



رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا



- "Ey Rabbimiz! Bizden evvelki ümmetlere yüklediğin gibi, üstümüze ağır yük yükleme!" kavlidir ki, إِصْراً mihneti def'eder. Bu da hamd'i icap ettirir.



Hamd ve tâzim ise ancak:



الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ



kavliyle hâsıl olur.



Üçüncüsü:



رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ



- "Ey Rabb’imiz! Tâkat getiremeyeceğimizi bize taşıtma!" kavlidir.



Bu kavl-i kerîm, Cenab-ı Hakk'ın sonsuz rahmetine işarettir. Rahmet-i Bârî'nin sonsuzluğu da:

الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ kavlinden istifade etmektir.



Dördüncüsü: وَاعْفُ عَنَّا kavlidir ki,

يَوْمِ الدِّينِ "Kazâ ve hüküm sana mahsustur. Bizi affet." demektir. İşte مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ kavlinden murat budur.

Beşincisi: وَاغْفِرْ لَنَا kavlidir ki, "Biz dünyada sana ibadet eyledik. Her hacetimizi senden diledik" demektir.



إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ kavlinden murat budur.



Altıncısı: وَارْحَمْنَا kavlidir ki, "Biz,

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ niyazımızla senden hidayet istedik" demektir.


Yedincisi:

أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ kavlidir ki;



غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ kavlinden murat budur.



İbrahim A.S.:



- "Yâ Rabbî, الْحَمْدُ لِلَّهِ diyen kimsenin mükâfâtı nedir?" niyazında bulundu.



- "( الْحَمْدُ لِلَّهِ) Şükr'ün hem fâtihâsı, hem hâtimesidir. (Hem evveli hem sonudur)" buyuruldu.



Cenâb-ı Hak, Fatiha'yı şükrün evveli olmak üzere Kelâm-ı Kadîm'ini onunla başlattığı gibi, şükrün sonu olduğundan, ehl-i Cennet kelâmına onunla hâtime çekti.

- "Duaların sonu «Hamdolsun Âlemlerin Rabbi olan Allah'a» demektir." (S.Yûnus 10)..



Menkûldür ki, Âdem A.S.'a ruh verildiğinde aksırdı. Akabinde الْحَمْدُ لِلَّهِ ile şükrünü edâ etti.

Aklın evvel kelâmı الْحَمْدُ لِلَّهِ olduğu gibi, Âdem A.S.'ın şükrü edâ etmesi de, bu kelime-i kudsiyye ile olmuştur.



Demek ki, mahlûkât'ın birinci mertebesi akıl, son mertebesi de Âdem A.S.'dır.

Cenâb-ı Hak, Kitab-ı Kerîm'ini

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ile başlattı

Yorumlar (0)
Yorumlarınızı asagidan yazabilirsiniz. Yeni soru sormak icin ise buraya tikla


Son eklenen ruyalar

Sitemizde yer alan soruların cevapları özenle islami eserlerden seçilerek yazılmaktadır.
Haramiler | Bitkiler